Kaligrafi Hat San'atı, kamış kalem ve mürekkebin işbirliği ile, insan elinin vücûde getirdiği bir çizgi saltanatıdır. Basit çizgilerin böyle şiirleşmesi, doğrusu olur şey değildir ve İslâm'ın devam edegelen bir mucizesidir. Dünyada bu kadar çeşitli yazı varken ve hepside kendine göre güzel yazılabiliyorken, nasıl olmuşda sadece İslâm yazısı gerçekten benzeri olmayan bir san'at haline gelivermiş? Onun sahip olduğu bu büyüleyici estetik nereden doğuyor? Bunların Cevabını Hz. Ali'nin hikmet dolu şu sözünde bulabiliriz, "Yazı, üstâdın öğretişinde gizlidir, çok yazmakla kıvam bulur; İslâm dini üzere olmakla devam eder". Hattın, asırlar boyunca san'at alemine hükmedişinde, işte bu mistik kudretin rolü çok büyüktür. Ayrıca harflerin başlı başına kıvraklığı ve birbirine bitişmekle kazandıkları şekil zenginliği; hele ayni ibarenin muhtelif istif' (kompozisyon) lerle yazılabilmesi, İslâm yazısına, san'atın ilk şartı olan sonsuzluk ve yenilik kapısını daima açık bırakmıştır. Bir harf, yalnız olarak, icab ederse birkaçtürlü yazılabildiği gibi kelimenin başında, ortasında ve sonunda bulunuşuna göre bünye değişikliğine uğramakla, pekçok şekil zenginliği kazanır. Bir hayli hat çeşidi olduğuda gözönüne alınırsa, bu sözlerimizin manası daha iyi anlaşılır. Bu mucizevi yazıya hakettiği emeği vermek, Osmanlı Türkleri'ne nasib olmuştur. O kadar ki, << Arab Yazısı>> gibi dar mana taşıyan bir tarif yerine<<İslâm Yazısı>> demeyi tercih etmeseydik ve mutlaka bir millete mal etmek gayretinde olsaydık, buna <<Türk Yazısı>> dememiz, gerçeği ifade ederdi. Zirâ, bir dağ kadar yüksek ve geniş olan bu yazı sistemini hangi etek noktasından alıp şahikasına çıkardığımızı, anlayışla bakan herkes kabul ve tasdik eder. Bir başka deyişle, hat eğer Osmanlı Türk'ünün eline geçmeseydi, hüsnühat (güzel yazı) olmak yolunun başlangıcında, boynu bükük kalırdı. Çünkü İslâmi Türklüğümüz, tarih boyunca, o yazı güzelini cananı gibi sevmiş, elinden bırakmamıştır. Belli kalıptaki büyük ve küçük harflerden meydana gelen Latin alfabesinde, İslâm yazısındaki estetik kabiliyetin, biraz olsun bulunabileceğini düşünmek yersizdir. Ayni şekilde, çok zengin, fakat birleşmeyen gruplardan meydana gelen Uzak Doğu (Japonya, Çin...) alfabe sistemleride, hoşa giden görüntülerine rağmen, İslâm yazısı karşısında çok yavan kalır. Nihayet, Müslüman aleminin minyatür dışında tasvire karşı ilgi duymayışı, resim zevkininde yazı san'atında tecellisine vesile olmuş ve hüsnühat, adetamücerred bir resim anlayışı kazanmıştır. Modern resmin öncülerinden Picasso'ya: <<Benim, resimde varmak istediğim son noktayı, İslam yazısı çoktan bulmuş!>> dedirten de, hep bu anlayış değil midir. Hem okunup ibret alınmak, hemde abstre bir resim tablosu gibi duvara asılıp seyredilmek... İşte bu, sadece İslâm yazısına hastır. <<Okunabilen yazı güzeldir>> mealinde Arabça bir söz vardır. Gerçekten, İslâmiyet'in ilk asırlarında güzel yazı mefrûmu bu mânâya alınıyordu. Yalnız okuma-yazma vasıtası olarak kullanılan hat, aradan yüzyıllar geçip de, bilhassa İbn-i Mukle (X. asır) ve İbn-i Bevvâb (XI. asır) eliyle sanat haline girince, İslamiyet'in yayıldığı yerlerde de bunun tesirleri görüldü.Nihayet,Amasyalı bir Türk olan Yakutü’l-Musta’sımi Aradan iki asra yakın bir zaman geçti.Osmanlı Türkleri,Anadolu’nun büyük bir kısmından sonra İstanbul’u da fethederek, devleti yalnız askeri ve siyasi bakımdan değil, kültür ve san’at cihetinden de yüceliğe eriştirmişlerdi.Hat san’atında da, yine Yakut gibi Amasyalı olan Şeyh Hamdullah (1429-1520), önceleri onun üslubunu en güzel ve mükemmel biçimiyle yürütüyorken, hamisi Sultan II.Bayezid’in tavsiyesi üzerine, Yakut’un eserlerini bir estetik kıymetlendirmeye tabi tuttu ve kendi san’at zevkıni de katarak, bunlardam yeni bir tarz çıkarmayı başardı.Tahminen 1485 yılında doğan bu <Şeyh Hamdullah üslubu> ile Osmanlı-Türk yazı san’atında Yakut devri kapanıyordu.Nitekim, Kanuni Sultan Süleyman çağında Yakut tavrını en parlak biçimiyle yeniden canlandıran Ahmed-i Karahisari’ (1469?-1556) nin yazı anlayışı,kendisinden sonra unutulmuş; Şeyh Hamdullah yoluna karşı duramamıştır.Ancak, Karahisari mektebinin, Celi hattında, o zaman için Şeyh vadisinden daha başarılı olduğu muhakkaktır. Şeyh Hamdullah devrinde, Yakut yolu ile intikal eden altı cins yazıdan Sülüs ve Nesih, Türk zevkine çok uygun geldiği için sür’atle yayılmış; eski devirden farklı olarak, Kur’an-ı Kerim’in yazılmasından bilhassa Nesih hattı kullanılmaya başlanmıştır.Buna mukabil, Muhakkak ve Reyhani’nin müdevver (yuvarlak) harflerinin azlığı ve geniş oluşu yüzünden benimsenmediğini,yavaş yavaş unutulduğunu,ancak elin melekesini arttırmak için eski hat üstadlarına takliden yazılan Murakka’ (yazı albumü) larda rastlandığını söyleyebiliriz.Bir istisna olarak,Muhakkak hattı ile Besmele yazılması adeti,zamanımıza kadar devam edegelmiştir.Altı yazının diğer ikisinden biri olan Rıkaa’,daha cazip bir üsluba bürünerek Hatt-ı İcaze adıyla bilhassa hattat icazetnamelerinde yer almış, Tevki’ise dar bir kullanılma sahası bulmuştur. Şeyh Hamdullah’dan sonra yetişenler, hep onun gibi yazmak gayretiyle hareket ettiler.O kadar ki, namlı hattatların muvaffakiyeti <Şeyh gibi yazdı> veya <Şeyh-i sani> (İkinci Şeyh Hamdullah) sözleriyle anlatılır olmuştu.Bu hal 150 yılı aşkın bir zaman devam etti. Nihayet, XVII.asrın ikinci yarısında İstanbul’un san’at ufkunda yeni bir hat güneşi parlamaya başladı. Hafız Osman (1642-1698) namındaki bu hat dehası, vaktiyle Şeyh Hamdullah’ın Yakut’dan yer yer seçip topladığı yazı güzelliğini bir elemeye daha tabi’tuttu ve eskisine göre daha da safiyet kazanan, kendine has bir hat şivesi ortaya koyarak, o vadide yazmaya başladı. Artık Şeyh üslubu,yerini Hafız Osman’ınkine terk ediyordu. Onun yazdığı ve okuyana huzur veren Kur’an-ı Kerim’ler, XIX. Asırda İstanbul’da bastırılıp çoğaltılarak, bu matbü nüshalar bütün Müslüman ülkelerine gönderilmiştir. Bu yüzden, İslam aleminde en çok adı duyulmuş olan hattatımız, Hafız Osman merhum olsa gerektir. Hat san’atında bu üstadın açtığı çığır bütün haşmetiyle sürüp giderken, ondan bir asır sonra İsmail Zühdi ( ?-1806) ve kardeşi Mustafa Rakım (1757-1826), Hafız Osman’ın en mükemmel yazılarından, ayrı zamanlarda ve kendi zevklerine göre birer şive çıkardılar, en güzel harf ve tavırları elde etmesini bildiler. O devre kadar Sülüs hattı ile üstadane eserler verildiği halde, onun daha kalın şekli olan Celi yazısında estetik ölçüler bir türlü sağlanamıyor ve ortaya kötü Celi örnekleri çıkıyordu. Hafız Osmanlı’nın bile yazdığı Çeli yazılar, elbet onun şanına layık değildir ama o devirde bu kadar yazılabiliyordu. Ancak Mustafa Rakım Sülüs ve Nezih yazılarında olduğu gibi Cebi Sülüs’te de gerek harf gerekse istif mükemmeliyeti ile gelmiş geçmiş bütün hat üsluplarının zirvesine çıktı.Hafız Osman anlayışını Sülüs’ten Celi’ye aktarmasını bildi.Mustafa Rakım, padişah Tuğralarını da ıslah ederek, onları güzelliğin son noktasına getirip bırakmıştır. Rakım’dan sonra gelen Celi üstadı Sami Efendi (1838-1912) de, İsmail Zühdi’nin Sülüs harflerini Celi’ye tatbik ederek Rakım yoluna yeni bir şive vermiş, ayrıca Celi Sülüs istifini dolduran yardımcı işaretleri ve rakamları en cazip biçimde yazmayı başarmıştır. Ondan sonra gelen üstadlardan Nafiz Bey (1846-1945), Ömer Vasfi (1880-1928) ve kardeşi Emin Yazıcı (1884-1945), İsmail Hakkı Altunbezer (1869-1946), Halim Özyazıcı (1898-1964) ve Halim Aytaç (1892), Celi’de hep bu üsluba sadık kalmıştır. Rakım’la aynı devirde yaşayan Mahmud Celaledin (?-1829) de, Sülüs ve Nezih yazılarında Hafız Osman’dan kendi zevkine göre bir şive alıp bunu geliştirmiş metanetli bir yazıya sahip olmuştur. Fakat bu üslup Celi’ye dönünce katılaşır,sert bir hal alır.Onun için Mahmud Celaleddin, Rakım’ın karşısında Celi yazısıyla hiç tutunamamıştır. Büyük hattat ve müsıki üstadı Kadıasker Mustafa İzzet Efendi (1801-1876) ve ondan yetişen Şefik Bey (1819-1880), Hafız Osman-Celaleddin-Rakım karışımı bir üslupta karar kılmışlarsa da, onlarla çağdaş olan Şevki Efendi ( 1829- 1887 ), Sülüs-Nezih yazılarını Hafız Osman ve Rakım’dan aldığı ilhamla, o devre kadar görülen en yüce seviyeye çıkarmış ve bu yazılarda son merhale olarak kalmıştır.Bu arada Kadıasker mektebine mensup olan Hasan Rıza Efendi ( 1849-1920 ) Nezih hattı ile Kur’an-ı Kerim yazmada unutulmaz bir isimdir. Bütün resmi işlerde yeri olan Divani ve Celi Divanı yazıların da, en mükemmel seviyeye XIX. Asır sonlarında ulaştığını kaydedip, birazda Ta’lik hattından söz edelim:XV. Asrın ikinci yarısından beri kullandığımız Ta’lik yazısının bizde akademik olarak ele alınışı, İran’ın maruf Ta’lik üstadı İmadu’l-Haseni ( ?-1617 ) den sonra olmustur.Türk hattatları bu üslubu öylesine benimsemişlerdi ki, üstün başarı gösterenlere İmad’ı Rüm (Anadolu’nun İmadı ) denilmesi adet hükmüne girmiştir. Nihayet, yesari Es’ad Efendi (?-1798 ) namındaki büyük üstad, İmadın en güzel harflerinden seçip onu şive olarak almış ve böylece bir Türk Ta’lik mektebi doğmuştur.Onun oğlu Yesarizade Mustafa İzzet Efendi (1776?-1849) bu şiveyi bütün etferruatıyla kaidelerine oturtmus ve İran’da da yazılamayan bir Türk Celi Ta’lik yazılarında da üstad olan Sami Efendi, bu Türk üslubunu en mütekamil biçimiyle talebesinden Hulusi Yazgan (1869-1941) ve Necmeddin Okyay (1883-1976)’a aksettirmiştir. Görülüyor ki, yazı san’atımızda devamlı bir süzülüp arınma ve üsluplaşma hareketi vardır ne bunlar, yazının esasını bozmadan yapılmıitır.Bu san’atta bir gerileme olmayışının nedeni için 2 sebep düşünülebilir. 1-Bünyesine tesir edebilecek, benzeri bir san’atın Avrupa’da bulunmayışı, 2-Üslup sahibi hattatlar elinde usta-çırak esasına göre sağlam kaidelerde nesilden nesile intikali İslam aleminde pek yaygın bir söz vardır:*Kur’an-ı Kerim Hicaz’da nasil oldu, Mısırda okundu,İstanbulda yazıldı. Gerçekten, Kur’ân mucizesi bir sanat şaheseri olarak kâğıt üzerine İstanbul’da aksetmiştir. İslâm Peygamberi’nin söz ,incileri olan Hadis’ler de, yine bu beldede inci misali yazılagelmiştir.Yalnız onlar mı; Divan’ından fermânına, mermer üstüne hakkedilmiş çeşme kitabesinden mezar taşına kadar her biri, isimlerini burada ayrı ayrı yâdetmeye imkan bulamadığımız hat san’atkârları tarafından, tarihe <Beldetün tayyibetün> (En güzel şehir) olarak geçen İstanbul’un bu ismine layık bir biçimde hazırlanmıştır. M.U.D |